Erkekliğin sınırlarını anlamaya kendimizden başlamak-Nil Mutluer
Nisan 13, 2010, 7:10 pm | Toplumsal Cinsiyet-Patriarka-Kadın Sorunu Köken kategorisinde yayınlandı | Yorum yapınErkeklik ve erkekliğin sınırlarını tartışmak oldukça zor bir mesele. Entellektüel birikimsizlikten veya toplumu anlamamaktan değil. Konuyu tartışanın da konunun bir parçası olduğuna sürekli kendini ikna etmesi gerektiğinden zor bir konu. Özetle, insanın kendisini anlayıp, eleştirip değişime açık olmasının zorluğundan. İktidarla ilgili birçok konu için bunu söyleyebiliriz elbette, ancak işin içine bir de Foucault’nun tabiriyle yasaklanmış konu cinsiyet (gender) girince mesele daha da çetrefilli bir hale geliyor.[1] Cinsiyet cinsellikle (sexuality), yani yasa va yasakla oldukça ilişkili bir alan. Çünkü, cinsiyet duyum, davranış, hazları, anatomik özellikleri ve biyolojik işlevleri bir arada toplayan ve aynı zamanda bireyin ve toplumun devamını şekillendirme gücü olan bir kavram. Hal böyle olunca da cinsiyeti tartışmak, toplumsal yapıları ve ilişkileri, bu yapı ve ilişkilerdeki değişiklikleri tartışmak anlamına geliyor. Ve elbette kişiye de bu toplumsal düzende nerelerde konumlandığını ve nedenini sorgulamak düşüyor.
Erkekliği de öncelikle, bagajı bu kadar yüklü cinsiyet kavramı üzerinden yani, erkeğin de bir cinsiyet olduğunu hatırlayarak tartışmak önemli. Bu gibi bir açıklama basit görünse de erkek ve erkeklik çalışmaları popüler olana kadar akla bile gelmeyen bir fikirdi. Cinsiyet meseleleriyle ilgili sosyal bilimcilere ve aktivistlere, feminist modernite eleştirisi kapsamında kadın ve erkeği karşılıklı konumlayıp, kadınların kaynaklara erişememelerinin ve toplumsal yapılar içinde eşit olamamalarının temel nedeninin erkek olduğunu söylemek uzun bir süre yeterli geldi. Kadın olmak bir kimlik oldu. Erkeği bir cinsiyet olarak görmek, üzerine hak politikası geliştirilecek bireyler görmekle özdeşleşti. Örneğin, çok değil bundan beş altı yıl öncesine kadar Türkiye’de erkek ve erkeklik hakkında çalışılabileceği söylendiğinde şu gibi cümlelerin yankılandığını hatırlıyorum: “Kadınları kurtarmak bitti de sıra erkekleri kurtarmaya mı geldi?” Bu durum uzun sürmedi. Feminist kuramdan beslenen kadın ve erkekler var olan düzeni temelden eleştiren bir ideoloji olan feminizmin kadınlar arasındaki iktidar ilişkilerini ve erkeklerin güç ilişkileri içindeki farklı konumlarını anlamanın da önemli olduğuna karar verdiler.
Erkek ve erkeklik üzerine yapılan çalışmalar ilerledikçe konunun erkekleri kurtarmaktan farklı olarak norm olarak kabul edileni anlamak üzerine bir çalışma olduğu ortaya çıktı. Gerçi her ne kadar feminist harekete tepki olarak Amerika’da ortaya çıkan Erkeklik Siyasetleri[2] (Politics of Masculinities) gibi yaklaşımlar olsa da bugün konuyla ilgili çalışmaların ana akımının feminist kuram ve/veya queer çalışmaları etrafında şekillendiği rahatlıkla söylenebilir. Bu çalışmaların çıkış noktasının feminist kuramdan beslenen yanı, erkeği bir cinsiyet olarak ele alıp farklı sınıf, yaş, meslek, statü gibi özelliklere sahip erkeklerin ve erkeklik hallerinin toplumsal yapı ve ilişkiler içerisindeki konumuna odaklanırken; queer teoriden beslenen yanı da hem cinsiyet kavramını yeniden tartışıyor hem de farklı cinsel yönelimlerin erkek ve erkeklikle olan ilişkisini mercek altına alıyor. Konuyla ilgili çalışmalar hızla ilerlerken, özellikle erkeklik kavramının farklı kullanımıyla ilgili tartışmalar hala devam ediyor. Bu yazıda da, konuyla ilgili çalışmalardaki genel kavramlar ve bu kavramlar üzerine Linköping Üniversitesi’ndeki GEXcel programı kapsamındaki “Erkek Hegemonyasının ve Erkekliğin Yapısökümü”[3] atölye çalışmalarında gerçekleştirilen tartışmaları ve erkeklik kavramının sınırlarını tartışmayı hedefliyorum.
Erkek ve erkeklik nedir?
Gündelik hayatta düşünmeden kullanıp, cinsiyet çalışmalarında belki de üzerinde uzlaşıldığı düşünülüp hala uzlaşılamayan bazı temel kavramlar var: Dişi- erkek (female-male), kadın – erkek (women-men), kadınlık- erkeklik (femininity-masculinity). Bu gibi kavramların şekillenmesinde işin içine beden, toplumsal yapılar, sosyal ilişkiler, kültür ve ekonomi gibi özellikler girince ne dişi ve erkek temel iki cins olarak kalıyor sadece, ne de kadın ve erkek bu iki cinsin gündelik hayattaki aktörü olarak.[4] Üstelik bu kavramlar birçok kullanımda birbirinin zıddı olarak konumlandırılıyor, ancak çoğu zaman ortaklıkları, kesişimleri veya farklılıklarının çeşitliği üzerinde durulmuyor. Bu anlam çokluğu ve farklılığı içinde de kadınlık ve erkeklik kavramlarının kullanımı da bir yandan çeşitlenirken bir yandan da kaygan bir zeminden tartışılıyor.
Bu yazının çerçevesinde tüm bu yaklaşımları kapsamak mümkün olmasa da, konuyla ilgili adeta belirleyici “hegemonik erkeklik” (hegemonic masculinity) kavramı üzerinden erkekliği tartışmaya başlamak anlamlı olacaktır. “Hegemonik erkeklik” kavramı ilk defa Tim Carrigan, Raewyn Connell ve John Lee tarafından, Antonio Gramsci’nin hegemonya kavramı çerçevesinde geliştirilerek önerilmiştir.[5] Düşünürlere göre iktidara sınıf, politika veya statü olarak daha yakın olan erkekler hem ataerkil düzenin sağladığı olanaklardan daha fazla yararlanır hem de egemen olan ataerkil değerlerin yeniden üretilmesinde belirleyici olurlar. Connell, 1995′te yayınlan Erkeklikler (Masculinities) kitabında kavramı farklı bir temelden yeniden tartışmış ve iktidarla ilişkisi bağlamında farklı erkeklikleri kategorilendirmiştir.[6] Buna göre iktidarla yakın ilişki içinde olan (complicity), eşcinsel (subordination) ve sınıf ve etnik azınlık (marginilization) gibi erkeklik kategorileri yer almaktadır.
Bu tartışmada Connell erkekliğin cinsiyet sistemi içerisinde anlaşılması gerektiğini, kültürel, sınıfsal, coğrafi, zamansal ve mekansal farkların önemini vurgulamış ve kavramın anlamının sürekli değiştiğinden bahsetmiş olsa da, erkeklik kavramının öznesinin kim olduğu tam belli olmadan bir genelleme içinde kategorileştirmekten kaçamamıştır. Kavram çeşitli düşünürler tarafından bu genellemesinin net olmaması, tutarsızlığı, amprik çalışmalardaki yetersizliği, postkolonyal ve queer çalışmalarındaki tartışmalarla ilişkilenmemesi bağlamında eleştirilmiştir.[7] Ancak, özellikle erkek ve erkekliğin kavram olarak kullanılmasıyla ilgili detaylı bir eleştiri Jeff Hearn tarafından ortaya atılmıştır.[8] Hearn’e göre hegemonya kavramı Connell tarafından kısıtlı bir şekilde ele alınmış ve erkeklik de dar bir şekilde tanımlanmıştır. Bu doğrultuda, Hearn erkekleri hem cinsiyet sistemi içinde oluşan bir sosyal kategori hem de sosyal pratiklerin baskın bireysel ve kollektif temsilcisi olarak tanımlayarak hegemonyanın, erkeklik değil, erkekler tarafından gerçekleştirildiğini belirtmenin toplumsal süreçleri anlamakta faydalı olacağına değinmiştir.
Konu geçen ay Linköping Üniversitesi’nde Jeff Hearn ve Nina Lykke koordinatörlüğündeki, GEXcel programında gerçekleştirilen atölyelerin erkek ve erkeklik çalışmaları bağlamındaki Bahar 2009 döneminde de etraflıca tartışıldı. Her ne kadar eleştirilse de hegemonik erkeklik kavramının alanla ilgili tartışma başlatan özelliği inkar edilemez. Yaş (ageing), ulusaşırılılaşma (transnationalisation), sanal alan (virtuality) gibi konulara odaklanan çalışma gruplarında dünyanın farklı kıta ve lokasyonlarından katılan sosyal bilimcilerinin neredeyse çoğu, kavramı kullansalar da eleştirseler de referans vermeden geçmiyorlar. Atölyelerde sadece hegemonik erkeklik kavramını değil, aynı zamanda erkek ve erkekliğin kullanım şeklini de dert etmiş bir grup insan da vardı. Literatürdeki birçok yazıda da erkek ve erkeklik birçok zaman, farkında olunmadan birbirinin yerine kullanılıyor. Erkekten bahsediliyorsa, zaten erkeklik doğrudan gelirmiş gibi bir varsayımla. Bunu dert eden bir grup insan olarak, yeni bir tanım ve kavram geliştiremesek de, bir anlayışta ortaklaştık. Çalışmalarda, özellikle erkeklikten ne anlaşıldığının açıklanması kavramın kaygan bir zeminde kullanılmasını engellemek ve tartışmalara farklı bir boyut getirmek için gerekli ve önemli konusunda hem fikir olduk.
Atölye çalışması, içeriği itibariyle erkekler üzerine odaklanıyordu. Ancak, atölyedeki yaklaşım doğrultusunda eğer hedef erkeklik kavramından ne anlaşılabileceğini tartışmaksa, konuyu daha geniş çaplı düşünmek daha yararlı olacaktır.
Erkekliğin sınırları erkeklerle mi çevrili?
Erkek denildiğinde ilk akla gelen biyolojik cinsiyet (sex) oluyor. Çoğu zaman biyolojik cinsiyetin doğal olduğu kabul edilse de, aslında biyolojik cinsiyet de bagajı yüklü bir kavram. Erkeklik üzerine düşünmek ister istemez, biyolojik cinsiyet, cinsiyet, cinsellik üzerine yeniden düşünmeyi ve bu kavramların hem sosyal yapılarla hem de toplumsal ilişkilerle olan bağını anlamaya çalışmayı beraberinde getiriyor. Tüm bu tartışmalar da, bedenden bağımsız değil.
Pierre Bourdieu, sembolik şiddet kavramını tartışırken, toplumsal yapıların bedenlere yerleşmesinden bahseder. Erkeğin sistematik olarak kaynaklardan kadınlardan daha fazla yaralanmasının kadınların bilişsel şemalarını oluşturduğuna ve bu doğrultuda kadınların toplumsal alanda kendilerini sistematik olarak kısıtlarken egemen erkeğin ve temsil ettiği değerlerin ayrıcalığının sürekli yenilendiğine değinir.[9] Bourdieu, toplumsal yapılarla yakından ilişkili olan kültürün yeniden üretilmesinde de, bedenin önemini vurgular.[10] Anne Fausto-Sterling de biyolojik cinsiyetin ve cinselliğin de bilim insanlarınca yüklenen anlamlarca bedenselleştirildiğine değinir.[11] Bu bağlamda, cinsiyet davranışı olarak tahayyül ettiğimiz sosyal pratikler aslında bedenlerin nasıl cinsiyetlendirildiğiyle doğrudan ilişkilidir. Judith Butler da, cinsiyeti varlığıyla maddeleşerek bedenin üzerine konan bir perfomans olarak değerlendirir.[12] Butler’a göre heteroseksüelliğin norm olarak kabul edildiği ilişkiler ağında heteroseksüel erkeğe ait olduğu tasavvur edilen davranış ve değerler toplumda normal olarak kabul edilenleri belirleme özelliğine sahiptir.
Bu düşünürlerin yaklaşımlarının yapısal boyutu ve ilişkiselliği bir arada düşünüldüğünde cinsiyeti, biyolojik cinsiyetin anlamlarını taşıyan beden ve bu bedene yüklenen davranış ve söylemlerin yeniden üretiminin oluşturduğu söylenebilir. Kısaca, cinsiyet biyolojik cinsiyetten farklı şekilde oluşabilir. Kadınlar da erkekliği yeniden üretebilir.[13] O halde, erkeklik bir toplumda norm olarak erkek bedenlere ait olduğu düşünülen davranış ve söylemler bütünüdür. Bu haliyle de, gündelik hayatta farklı erkek ve kadınlar sosyal, politik, ekonomik yapılar ve ilişkiler içerisinde bu söylem ve davranışları reddererek veya benimseyerek cinsiyetlerini sürekli oluştururlar. Bu yaklaşımlar doğrultusunda erkekliğin sadece egemen erkekler tarafından değil, farklı erkekler ve kadınların bu norm olarak kabul edilen erkekliği kabul ederek veya reddererek yeni erkeklikler oluşturmasıyla şekillendiği ve yeniden üretildiği söylenebilir. Bu haliyle, erkeklik erkek veya kadının kendini özdeşleştirdiği[14] (identification) bir söylem (discourse) [15] olarak hayatımıza girer.
Yazının başında da belirttiğim gibi erkeklik üzerine konuşmak sadece erkekleri ilgilendiren ve sadece erkek cinsiyetinin heteronormatif yapısını eleştirmek üzerinden yapılabilecek bir analiz değil. Erkeklik de sadece egemen iktidarla anılan bir kavram değil. Farklı kadın ve erkeklerin güç ilişkisi bağlamında çeşitlenen, coğrafyaya, zamana, sosyal, ekonomik ve politik değişikliklere göre şekillenen bir kavram. En önemlisi cinsel yönelim, sınıf, meslek, statü gibi özelliklerin farklı bileşenlerinin bedenleştiği kadın ve erekekler tarafından üretilen bir kavram. Bu haliyle, ne erkeklik iktidarın tek temsilcisi, ne de erkekler iktidarın tek öznesi. Bizim memlekette erkekliği ve sınırlarını anlamak da kendimizden etrafa doğru bakarak anlamlandırabileceğimiz, kendimizi bir şekilde ilişkilendirebileceğimiz bir süreç.
[1] Michel Foucault (1986), Cinselliğin Tarihi I, İstanbul: Afa Yayınları.
[2] Konuyla ilgili detaylı bilgi Cogito dergisinin 58. Feminizm sayında yer alan Mehmet Bozok’un “Feminizmin Erkekler Cephesine Yankısı” adlı makalesinde (269-284) bulunabilir.
[3] Konuyla ilgili detaylı bilgi http://www.genderexcel.org/ adresinden elde edilebilinir.
[4] Judith Butler (1990), Gender Trouble: Feminism and Subversion of Identity, Routledge.
[5] Tim Carrigan, Bob Connell ve John Lee (1985), “Toward a New Sociology of Masculinity”, Theory and Society, 14(5), sf. 551-604. Makalenin yazarlarından Bob Connell şu anda Raewyn Connell ismini kullanmaktadır.
[6] Raewyn Connell ([1995] 2005), Masculinities, Polity Press.
[7] Konuyla ilgili detaylı bir tartışma Jeff Hearn’un GEXcel Work in Progress Report, Volume V‘deki (Autumn 2008) “Deconstructing the Hegemony of Men and Masculinities- Presentations of Research Themes” başlıklı makalesinde yer almaktadır.
[8] Jeff Hearn (2004), “From Hegemonic Masculinity to Hegemony of Men”, Feminist Theory 5(1), sf. 49-72.
[9] Pierre Bourdiue (1991), Language and Symbolic Power, ed. John B. Thompson, Harvard University Press.
[10] Pierre Bourdiue (1984), Distinction: A Social Critique of the Judgment of Taste, Harvard University Press
[11] Anne Fausto-Sterling (2000), Sexing the Body, Basic Books.
[12] Judith Butler (1990), Gender Trouble, ve Bodies that Matter (1993), Routledge.
[13] Kadınların erkekliği üzerine örnek bir çalışma Judith Halberstam’ın Female Masculinity (1998, Duke University Press) kitabı oarak verilebilir. Ayrıca, ataerkilliğin kadınlar atrafından yeniden nasıl kullanıldığı birçok feminist tarafından da tartışılmıştır. Bazı örnekler: Deniz Kandiyoti (1988) “Bargaining with Patriarchy”, Gender and Society 2(3), sf: 274-290; Nil Mutluer (2008) Cinsiyet Halleri: Türkiye’de Toplumsal Cinsiyetin Kesişim Sınırları, Varlık Yayınları.
[14] Özdeşleştirme kavramıyla ilgili detaylı tartışma Richard Jenkins’in Social Identity (2004, Routledge) adlı kitabında bulunabilir.
[15] Söylem kavramı bu yazıda sadece sözleri değil aynı zamanda davranış, kurum gibi ilişki ve yapı bütününü anlatmak için kullanılmaktadır.
Yorum yapın »
Bu yazıya yapılan yorumlar için RSS beslemeleri. URI'nin geri izlemesini yap.
Yorum yapın
WordPress.com'dan blog alın. | Tema Pool, Borja Fernandez tarafından yapılmıştır.
Yazılar ve yorum feeds.